
|
Sızı Üniversiteden arkadaşlarını arattı Google’da yine, arada sırada yaptığı gibi, nerden aklına estiyse… Kimisi Amerika’da, kimisi Avrupa’da, Harvard’a giden bile vardı, Türkiye’de kalmış olanlar da... Bir an kendini yokladı sonra, kıskanıyor muydu onları? “Hayır, aslında…” diye yanıtladı. Peki, aslında’sı neydi, memnun mu değildi şu anda bulunduğu konumdan? Memnundu ama şimdiye kadar hep içten içe düşündüğü gibi, daha iyi bir yerlerde olabileceğini, onlardan aslında bir eksiğinin olmadığını düşünmekten alamadı kendini. Niye olmamıştı? Yeterince hırslı değil miydi? Nasıl olabilirdi ki? Bulunduğu ortama ait olmama duygusu, hak etmediği halde orada bulunuyormuş hissi yakasını bırakmamıştı bir türlü yıllardır… Bu kendinden mi kaynaklanıyordu? Sanmıyordu. Hep görmemezlikten gelmemişler miydi onu, olduğundan farklı görünmesi koşuluyla almamışlar mıydı içlerine? “Kendin olmadan, kendini ifade etmeden, diğerlerine benzeyerek girebilirsin, seni sen olduğun için değil, kurallarımızı kabul ettiğin için alıyoruz, değilse…”. Tamam, bir seçim yapmak zorunda olduğu için kabullenmişti bunu baştan ama her gün bu psikolojiyle uyanıp okula gitmeye hazırlanmak çok ağırdı hakikaten. Hele de kendisiyle aynı seviyede bir sürü insan elini kolunu sallayarak girip çıkabilirken her yere… Mülakatlar sırasında bir hocasının da sorduğu gibi; benim yanımda staj yaparken çok hevesliydin, ama daha sonra durgunlaştın, ne oldu, sorumlulukların mı arttı? Bunu sorarken bir gruba dahil olduğunu zannederek ima ettiği şey farklıydı gerçi ama evet, sırtındaki yükler artmıştı, her gün öncekilerin üstüne eklenerek enerjisini tüketmeye çalışıyorlardı. Yine de tamamen pes etmedi hiçbir zaman. Her şeyi bırakıp dönse ailesinin sevinçle karşılayacağını biliyordu kendisini, ama bu kadar emek verdikten sonra çok severek yaptığı işi bırakmak ne kadar acı olurdu… Diğerlerini düşündü tekrar, tabii o kadar rahat yoğunlaşabilirlerdi yaptıkları işe… Hâlbuki onun yaşadıklarını bir hafta dahi yaşasalar ne hissederlerdi, hiç düşünmüşler miydi acaba? Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’dı… Artık daha fazla mücadele etmek istemiyor, gitmek istiyordu. Hem, gideceği yerdekilerin umurunda bile değildi dış görünüşü, akıllarına bile gelmiyordu farklı olduğu. Tam da memleketinin büyük düşünürünün dediği gibi “Ne olursan ol gel” diyorlardı. Ne tuhaftı o filozofu çıkaran topraklarda böyle şeyler yaşanırken uzaklarda onu çok iyi özümsemiş gibi davranan insanların var olması… Bir yerlerde bir yanlış olmalıydı… Geleceği düşünüyordu sonra, gidip geri döndükten sonra düzelecek miydi her şey? Sanmıyordu… Zaten kırılgan olan hevesine bir darbe de bunu hissetmesi vuruyordu… Sanki herkes birleşmiş, onu vazgeçirmek için çabalıyordu. Zaten ne gerek vardı bu kadar zahmete, evlenip evinin kadını çocuklarının anası olsaydı ya! O zaman herkes ona saygı gösterirdi, halktan birisi olurdu, kimsenin gözüne görünmeden yaşayıp giderdi hayatını. Bilim insanı, öğretmen, doktor, mühendis olamazdı lakin, layık değildi çünkü o ünvanlara. Tabii ki başarabilirdi bunları olmayı, en iyi şekilde hem de, ama onu orada görmek istemeyenler vardı bir de; ileride ayrımcılık yapabilir korkusuyla ayrımcılığın alasını yapan, Nasreddin Hoca’dan dersini çok iyi almış büyükler vardı, çocuğu su doldurmaya göndermeden önce testiyi kırmasın diye döven… O kadar çok çocuk vardı ki testiyi kırmasın diye acımasızca kırılmış başkaları tarafından… Yapacak bir şey yoktu lakin, onlar büyüktü; her şeyi bilir, başkalarının yerine karar verebilirlerdi… Çalışmaya geri dönmesi gerekiyordu… Sayfayı kaydedip uzaklaşmaya çalıştı bu düşüncelerden, çok kısa bir süreliğine de olsa… |